|
 | | 
Mehmet Sabri Genç [2008©aymedia]
|

Mehmet Sabri Genç'in ilk eseri "ŞEY ve TAN" Şûle Yayınları tarafından neşredildi...
Mehmet Sabri Genç’in ‘ŞEY ve TAN’ isimli edebî eseri tüm kitabevlerinde raflardaki yerini buldu… Şûle Yayınları’nın Merdiven Sanat Kitapları Dizisinden çıkan kitabın editörlüğünü Türkiye Yazarlar Birliği Başkan Yardımcısı ve İstanbul Şube Başkanı Yazar A.Ali Ural yaptı… Kitap kapağındaki ve kitaptaki resimler Avusturyalı Ressam Ulli Gollesch tarafından çizildi…
“Nuh Peygâmber’in, „tufan sona ermiş mi git bak“ diye gönderdiği karga yolda giderken bir dağın tepesinde bir leş görür, hemen yemeğe koyulur ve bu arada tekrar dönüp tufan hakkında haber vermeyi unutur. Sonra o karga ‘ayrılık kargası’ diye anılır. Sanırım o ayrılık kargası hâlâ o leşin başında ve bizler fırsattan istifade tufanın tadını bile çıkaramıyoruz, onun arındırıcılığından uzağız. Ey Nuh hâlâ bıraktığın gibiyiz! Bir kaç çocuğundan türeyen soyun dışında bazısı da atasını geminde bulunan bir çift maymundan sanıyor. Ah ne garip! Belki de karganın yediği leş bir insana aittir! Kendimi, bu devirde yaşarken o dağın tepesinde bir leş gibi hissediyorum, bir karga birimizin üzerinde her birimizi tüketmeye çalışıyor ve az ilerdeki tufanın kudretinden ya da aksi istikametteki dinginliğin azametinden kopuk yaşıyoruz…”
ŞEY ve TAN, Mehmet Sabri GENÇ, Şûle Yayınları, Merdiven Sanat Kitapları, Mart 2008, İstanbul
A. Ali Ural'ın son kitabı “Güneşimin Önünden Çekil”
A. Ali Ural, “Güneşimin Önünden Çekil” isimli son kitabında denemeleriyle bu kez portreler çiziyor okurlarına. Biyografi yazarlarının alışılmış ansiklopedi dilini kullanmaktan kaçınan Ural, şair kimliğinin biçimlendirdiği edebî bir üslupla boyuyor Doğu ve Batı’dan seçtiği portreleri. Bir şair hassasiyetiyle işlediği yazılarla klasik biyografi tarzının dışına çıkan Ural, medeniyet tarihinin unutulmaz isimlerini birkaç sayfada anlatmanın yolunu ayrıntılarda boğulmak yerine ayrıntılarda derinleşmekte buluyor. Bu yüzden şiir ve hikaye dilinin imkânlarından yararlanarak derinleştirilen her cümle bir fotoğraf karesi gibi hafızalara kazınıyor.
Yetmiş portre denemesi bulunan kitapta; Cervantes’ten Şeyh Galib’e; Tolstoy’dan Rilke’ye; İkbal’den Tagore’a; Van Gogh’dan Hattat Hafız Osman’a; Beethoven’den Dede Efendi’ye; Arşimet’ten Galilei’ye; Diyojen’den Kierkegaard’a, İmam-ı Gazali’den İmam-ı Rabbânî’ye; Ebu Hanîfe’den İmam Şafiî’ye; İbn Arabî’den Azîz Mahmud Hüdâyî’ye kadar bir çok tanıdık isimle karşılaşacaksınız, gerçekten tanımadığınız. Öte yandan Mevlana’yı sadece üç kelimeyle anlattığı bölümde okuyucularına güzel bir vaadi de var Ali Ural’ın. Yazarın okurlarına verdiği sözü ne zaman gerçekleştireceğini bilemiyoruz ama kitabı elinize alır almaz bir dünya seyahatine çıkacağınızdan emin olabilirsiniz. Üstelik yüzyıllardan yüzyıllara savrulacağınız zamanlar üstü bir yolculuk olacak bu. Kâh Newton’un elması düşecek başınıza, kâh Yahya Efendi’nin nar suyuna dönüşmüş şarabından içeceksiniz, Yunus Emre’yle odun toplarken dergâha, Tolstoy’la üçüncü mevki bir kompartımanda yolculuk yapacaksınız son istasyona.
İnsan hayatı sanatın değişik formlarıyla tasvir edildi tarih boyu; bir resimde, bir heykelde, bir romanda yeni renkler, yeni çizgiler kazandı. A.Ali Ural, Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği“Güneşimin Önünden Çekil”cümlesiyle taçlandırdığı kitabında bu kez insan derinliğine şair bakışıyla nüfuz etmeye çalışıyor ve sığ hayatlardan derin hayatlara çağırıyor okurunu.
İrtibat:
Şûle® Yayınları Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:3 Eminönü / İSTANBUL 0 212 528 23 57 - 0 212 528 11 46 "Gri", Edebiyat Dünyasına Renk Getirdi...
 |
 |
|
|

SORUN ÇAĞININ ANATOMİSİ
Hayvanların geçmişlerini yorumlama yetenekleri olsaydı, arka bacaklarındaki diz kapaklarının ardında birer gözleri olurdu. İnsanların geleceklerini bilebilme yetenekleri olsaydı, korkularının göz bebekleri ölü doğardı. Toplumsal bir varlık olarak (bir animal sociale, bir zoon politikon olarak) insan, bir cemiyet varlığından öte keyfiyet kölelerinin geleceklerinin, şimdilerinin farkında körlüklerini, gözlerin tâ ötesine seriyor.
Felsefî gelenek daha doğrusu Aristotelesçi gelenek, insanı bir animal sociale olarak tanımlar. Bu tarif, sürü hayvanları ile insan toplulukları arasındaki farkı da ortaya koyar. Aristoteles’in sosyal bir varlık olan insanın sâdece siyasî teşekkülden ibaret bir cemiyette [koinonia politikä] kendini tamamladığını düşündüğünü söyleyecek olursak, buradaki koinonia kavramından sâdece insanî bildirişmelerin ve davranışların mümkün kılındığı bir yaşam biçimini kastettiğini ifâde edebiliriz. Aristoteles’in insanı zoon politikon olarak belirlemesi bir başka mühim bir tanımla buluşturuyor bizleri: İnsan bir ‘zoon logon echon’dur; yâni dil ve konuşma yeteneği olan, sembolik bilgileri kullanabilen ve bunları anlayabilme yetisi olan bir varlıktır. Bu tanımların ve ifâdelerin hepsi insanî cemiyetlerin teşekkülünün sâdece insanların dil ve bildirişme yetenekleri vasıtasıyla mümkün kılındığını ortaya koyar. Buradaki ‘dil’ [logos] kavramından anladığımız, hayvanlarda da mevcut olan anlama yeteneğinden öte; ses çıkarma işlevi ve çabaları, mimik ve el hareketleriyle bir anlam ya da ifâde ortaya çıkarma yetileridir. Logos, daha çok cümle kurarak bağlantı kurma, bildirişme yeteneği anlamındadır. ‘Dil’; geçmiş, şimdi ve gelecek hakkında yorum yapabilmeyi, olasılıklar üzerine konuşmayı, yargılamayı, genellemeyi ve soyutlamayı, farklı seçenekler üzerinde düşünmeyi, hayatın kurallarını ve beraber yaşamanın gerekliliklerini ortaya koymayı, ahlak kaidelerini oluşturmayı, hak ve hukuk kurallarını gün ışığına çıkarmayı mümkün kılar. Bu yeteneklerin hiçbirine hayvanlarda rastlayamayız. İşte Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in (1770–1831) ünlü çağın ruhu [Geist der Zeit] deyimini değiştirip, onu çağın bedeni [Körper der Zeit] hâline sokan ve bu bedende tepinen beşerler; hergün heryerde sergilenen varlıklar gibidirler. Çağın; bildirişmeden yoksun, köleleşmiş, uyuşturulmuş, birbirleriyle konuşmayan; buhranın ve bunalımın diplerinde geçmişleri, şimdileri ve gelecekleri olmayan, dolayısıyla hatırlayamayan, algılayamayan ve bekleyemeyen, mümtaz köleleridirler [Sklaven der Zeit]. Bizler zamanın kervansaraylarında konaklayan, kıyametin zihnine doğru yolculuk eden devrin insanlarıyız. Varlığımızın bilincinden uzak, zamanın hanlarında yitiğiz.
Ünlü Avusturyalı-Çek operacı, bestekâr Viktor Ulmann’ın (1898–1944) ‘Der Kaiser von Atlantis oder die Tod-Verweigerung’ [Atlantis Kralı ya da Ölümün Reddi] isimli operasında, oldukça yaşlanan ve yorulan ‘Ölüm’ ün, artık insanları hayattan çekip almadığı düşüncesinden yola çıkarak kurgulanmış bir hikâyeye tanıklık edersiniz. ‘Ölüm’ kavramı artık özgürlük ister ve operadaki karakterlerden Harlekin’e, ‘beni artık özgür bırak!’ diye haykırır. ‘Ben insanlığın geleceğini uzatıp onu uğurluyorum’ diye de ekler. ‘Ölüm’ alır başını gider. Viktor Ulmann bu operayı Auschwitz toplama kampında öldürülmezden evvel, yâni 18 Ekim 1944 tarihinden kısa süre evvel yazmıştır. İnsanlığın geleceğini uzatıp, uğurladığını söyleyerek alıp başını giden ‘ölüm’ aslında bizlerle gönül eğlendirir. Ölüm, bu çağın bedeninde daha fazla tutunamayacağımızı, ölmemenin işkencemizi artıracağını bildiğinden oldukça bencil davranarak bizleri terk eder. Savaşta yaralanarak can çekişen askerler isteseler bile ölemezler bu operada.
Ben, kıyametin kopacağına, dünyanın bir şekilde sonunun yakın olduğuna inananlardanım. Eğer bu dünya için bir ömür biçilmişse, herkesin bir rolü olduğuna da inananlardanım. Baca temizleyicilerinin bu dünyanın akışına etkileri olduğu gibi, muharebe sevdalılarının da etkileri olduğunu düşünüyorum. Kıyamet kopacaksa eğer, savaş çığırtkanları kadar, sevişme çığırtkanları da bu dünyadaki rollerini bilip ona göre yaşarlar. Bizleri kıyamete yaklaştıran en büyük sorunlardan olan ‘İrade Hürlüğü’ [libertas voluntatis], kendi kültürünü aşamayan insanların zihinlerini belli hedeflere odaklar. İnsanları savaştırmak için tüm bahaneleri hazırlar. Savaşın karşısında durabilecek tek olgu olan sanatın modern hâlinin abartılacak derecede cinselliğe indirgenmesi de bu yüzdendir belki. Sevişmeden öte koklaşmayı, ahlak sınırları dışında bir hürlüğü önceleyen anlayış hâkimdir bu sanatta. İçinde cinselliğin daha doğrusu sapıklığın olmadığı, insanı hayvan derekesine düşürmeyen çok az modern sanat performansına rastladım. Geriye kalan, konusu cinsellik olmayan performanslarsa parçalanmış maneviyatın kenar dikişleri gibiydiler.
Daha evvel Avrupa’da bir üniversitede felsefe talebeleri ve hocaları karşısında yapmış olduğum sunumla paylaştığım bir sosyal psikoloji teorim vardı. Bu teorinin sosyal felsefede göz ardı edilemez bir sorun hâline dönüşen ‘İrade Hürlüğü’ ile ilgili olduğunu söylemeliyim. Teorime, başrol oyuncusu olarak; Kuzey ve Güney Amerika’nın kedi türü olan, Amerika’da panter, Almanya’da gümüş aslan ya da dağ aslanı diye de anılan Puma’yı [Puma concolor] seçtim. ‘Puma’ kelimesi İnka toplumunda bile konuşulmuş olan ve günümüzde de Güney Amerika’da yaklaşık on milyon insan tarafından konuşulan Quechua Dili’nden bir alıntı. Puma, Kuzey Amerikalı bilim adamı Truman Everts’e göre insanların çığlığına benzer bir çığlıkla dövüşür. Ben ‘Puma’ların başka bir özelliğinden bahsetmek istiyorum. Eli silahlı insandan başka hiçbir canlıdan korkuları olmayan pumalar, avlayacakları canlıdan elde edecekleri enerjiyi hesap ederek avlanırlar. Mesela puma, 500 metre ileride keyfini süren bir dağ tavşanını gördüğünde hiçbir tepkide bulunmaz. Çünkü puma bilir ki; o dağ tavşanı en az bir 500 metre daha koşacak ve toplamda belki de 1 km koştuktan sonra yakalayabileceği dağ tavşanından elde edeceği enerji yaklaşık 1000Kcal olacak. Ancak buna karşılık kaybedeceği enerji 2000Kcal’i bulacak. Hiçbir puma 1000Kcal zarar edecek kadar aptal ve hür değildir. Normal bir puma dağ tavşanı yerine bir ayıyı parçalayıp yemeyi tercih edecek kadar cesurdur. Şimdi gelelim bu olayın ‘İrade Hürlüğü’ [libertas voluntatis] ile bağlantısına. Sosyal psikolojiye taşımak ve bu alanda tartışmak istediğim tanım şu: Aptal Puma Sendromu Vak’ası. İçgüdüsü ve zekâsı ile hareket eden puma hiçbir zaman bir ceylan dururken dağ tavşanını avlamaya yeltenmez. Yâni Aptal Puma aslında yoktur. Aptal Puma Sendromu’na yakalanmış insanlar ve dolayısıyla toplumlar vardır. Konuyu daha da açacak olursak; bir insan karar verirken karşısında duran dağ tavşanını ya da ceylanı seçme hürriyetine sahiptir. Yâni kimse bir insana, ‘sen dağ tavşanı yerine ceylanı seç!’ deme hakkına sahip değildir. Çünkü bu noktada, insanı bir şeyler istemeye, arzulamaya iten şey tindir. Tinin, zihnin yetileridir [voluntas facultas animi]. İşte bu şekilde başroldeki varlık; tin, zihin sahibi bilinçli olarak isteyen, sosyal bir varlık olan insan [anima sociale] olduğundan işin içine zevk ve arzular girer. İnsanların kimileri dağ tavşanı etinden kimileri de ceylan etinden hoşlanabilir. İşte ‘İrade Hürlüğü’nün getirdiği sorunlardan biri de bu. Bu hürlüğün sınırları dâhilinde ben hiç kimseyi kararından vazgeçiremem. Yâni ben hiç kimseyi, şunları yaparsan bu topluma daha faydalı olmuş olursun; bu sayede toplumla beraber sen de daha az enerji kaybetmiş ve daha kazançlı çıkmış olursun diyerek etkileyemem. Bunu yapmaya muktedir tek şey vardır o da dindir. Sâdece bir din, emirleri gereği uzun süre kalıcı ve yapıcı sorumluluklar yükleyebilir topluma. Şu hâlde, dindışı sâliselerin volta attığı meydanlarda aptal puma sendromuna yakalanmış insanlar, atılan voltaları sayarak sınır tanımayan hürlüğünün, bencilliğinin tadını çıkarmaya yönlendirilirler. Bu sâliseler içre dünyaya gelen her insan evladı, bu hastalığa kapılarak başlar hayata. Değerli olan dururken, hürlüğü gereği değersizi de seçebilir. Aslında irade hürlüğü diye bir şey yoktur. Belirli hürlüklere mahkûm olarak doğma ve bu mahkûmiyetin farkında olmadan yaşama durumu vardır. Bu anlamda ruhu yok edilmiş bu çağın bedenine, içi boşaltılmış hürriyet kavramı kadar zebûn başka yalan bir elbise yakıştırılamaz. İçgüdüsüyle hareket eden bir pumanın bile zarar edecek kadar hür ve aptal olmamasına rağmen, güya aklı olan ancak mekanik bir düzenek gibi yaşayan insanların bu hürlüklerini sınır tanımayan ahlaksızlıklarıyla süslemesi şaşırtıcı olsa gerek.
Alman Dili’nde ‘das Schreiben’ yâni yazı ismini ya da ‘zu schreiben’ yâni yazmak fiilini çözümleyecek olursak, son üç harfi yâni –ben– hecesini kaldırdığımızda geriye kalan şey; bağırma, feryat, haykırış, çığlık gibi anlamlara tekabül eden ‘der Schrei’ kelimesidir. Yazmak ve nihayetinde yazı; feryâdın, çığlığın ruhta yarattığı zilzâl yoluyla kendini gösterir. Çığlığa ‘ben’i yâni kendimi eklediğimde yazı ortaya çıkar. Bu dünyanın alın yazısını açığa çıkaracak feryâdzen ses, İsrâfîl’in borusundan çıkacak olan âsmanû zemîni inletecek olan sestir. İşte bu şekilde kıyametin kopacağını yavaş yavaş bildiren, gösteren ne varsa hepsi bu boruya üflenecek nefesin parçalarıdır. Modern sanatın yârânları, Sûrzen İsrâfîl’in dünyanın alnındaki ketûm satırlarda gezdirdiği sâzına, Tanrı’nın kendileri için üflemiş oldukları nefesleri bırakırlar. Onlar çığlık attıkça, oyun ve eğlence yeri olan dünyanın alnındaki yazılar belirmeye, kıyamet bizlere gülümsemeye başlar.
Küçükken babamın beni göndermiş olduğu dinî kurslarda, İsrâfîl’in sûra bir Cuma günü akşam ezanından sonra üfleyeceği öğretilmişti bana. Kıyametin bir Cuma günü akşam ezanı sonrası kopacağı anlatılırdı. Ben, bir Cuma günü akşam ezanı sonrası dünyaya geldim. Yeryüzünde Tanrı’nın bana üflemiş olduğu nefesi solumaya başladığımda neden kıyamet kopmadı bilemiyorum. Hiç değilse bu kadar günaha girmeden hikâyem sonlanmış olur, günahsız olarak cennete adım atardım. Belki de tüm yaşadıklarım ve yaşayacaklarım birer rüyadan, sonu iyi bitecek bir şey için söylenen birer yalandan ibaret. Dünyaya geldiğimden beri her Cuma akşamını iple çekerim. Yazmanın başka türlüsü de muhakkak vardır ama Franz Kafka ile beraber tanıdığımız bir yazma türü var o da şu: Geceleyin bizleri uyutmayıp yazmaya teşvik eden korku. Cuma akşamını çeken ipin pamuklarını işte bu korkuyla örerim. Cumaertesi sabahlarını aydınlatan güneşin nûrunu ümidime katık eder, çıkacak affı beklerim. Gardiyan Melek İsrâfîl’in borusunda korkularımı biriktiririm. Melekler birer memûr olduklarından, onların Viktor Ulmann’ın operasındaki ‘ölüm’ gibi bencil ve zâlim olabileceklerini düşünmüyorum. Vakti geldiğinde zaman koordinatlarında yankılanacak mûsikî için, İsrâfîl’in kendi konservatuarında hazırlandığını ve ara ara günümüz sanatkârlarına boynuz borudan nefesler üfleyip imgeler hediye ettiğini düşünüyorum. Miladî 632 yılından bu yana emekliye ayrılan Melek Cebrâîl o gün bugün sessizliğini koruyor. Bu cebrî noksan ödevini yüklenen bir varlıksa henüz görünmüyor.
Asrî sâliseler insanların diz kapaklarının arkasına birer göz yerleştirmeye hazır görünüyor. Bu sâliseler; geçmişini, şimdisini, geleceğini yitiren âdemoğluna geçmişini bu şekilde görebilmesi, yorumlayabilmesi için İsrâfîl makamında sûr üfleyip, hiccetülvidâ’ asrında kalan Cebrâîl’i bu sesle susturmaya devam ediyor. Bu sâliseler sâniyeye, sâniyeler dakikaya, dakikalar saate, saatler vakte, vakitler güne, günler yıla, yıllar ise asırlara dönüşüp; beşerlerin boynuzladığı tarihi, bir boruya dönüştürecekler. İşte bu boru, evren çizgilerinde bizleri seyre dalmış, zamandan muaf olan mütemadiyen nağmesâz Sûrzen İsrâfîl’in nefesinde kıyamet makamını seslendirecek bir sâz hâlini alacak. Hersekli Ârif Hikmet’in dediği gibi Sûr-ı mahşer vaslının bir va’de-i ferdâsı olan Sûr-ı İsrâfîl ile ‘irade-i cüz’iyye’nin, ‘irade-i külliyye’ye başkaldırdığı bu kahpe cihânın mâtemi şenlenecek.
Yaşadığı toplumun başına gelen tufan ile tüm dünya yok olurken, Nuh Peygamber kurtulmanın acısını yaşıyordu. Aslında biz de her gün dünya çevremizde yok olurken, bir gün daha fazla yaşamanın acısını çekiyoruz. Sorun çağının anatomisi belki de en kanlı anatomi. Çağın hangi organına elimizi atsak kanlar, feryatlar, sorunlar, sorular fışkırıyor. Çünkü artık çağın ruhu [Geist der Zeit] yok, sadece çağın bedeni [Körper der Zeit] var. Amansız virüs bulaşmış bu bedenin, antikor ve alyuvarlarına ulaşmak istediğinizde karşınıza çıkan şeyler çelimsiz, güçsüz, dermansız misallerle dolu.
İşte bu noktada, çağın anatomisi ve felsefece teşrihi ile ilgili muhterem Hocam, büyük Türk Mütefekkiri Sayın Teoman Duralı’nın çığır açacak düşüncelerini sizlerle buluşturmanın tarifi imkânsız kıvancını yaşıyorum. Kendilerine her daim minnettarım.
Mehmet Sabri GENÇ
Salzburg, Mayıs 2009
(Kitabın Önsözünden)

 | | 
AKİF'İN PALTOSUNDAN ÇIKMAK*
|
Dostoyevski'nin "Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık" sözü üşütür beni her kış. Bembeyaz bir cümledir bu, üzerine yazılmak ister. Akif'i hatırlatır; paltosundan çıkılacak paltosuz adamı. Şefik Kolaylı'nın ödünç paltosuyla Ankara'nın Mart soğuklarında Taceddin Dergâhı'yla Meclis arasında yürüyen anıtı. O paltodan çıkmadan çıkan her kışın kayıp bir mevsim olduğunu düşündürür çünkü. Gogol nasıl bir hikâyesiyle halkının sırtına "Palto"sunu attıysa, nasıl o paltodan geleceğin Rus yazarlarını çıkardıysa bir bir, Akif de hayali paltosunu milletinin sırtına atmış, o hayalden çıkacak Türk şairlerini gözlüyor. "Şiirle düşünen tek şair"in portresi şiirden başka bir şey düşünmeyen modern zamanların şairlerini eziyor ağırlığıyla. Sahi eziyor mu? Yoksa "Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir" yerini "Gürültü çıkartıyorum, beni herkes bilsin"e mi bırakmış! Süleyman Nazif " Allah'ın şehitleri olduğu gibi şairleri de var" demiş Çanakkale Şehitleri'ni dinledikten sonra. "Allah'ın şairleri!" ne kadar uzak!
A.Ali URAL'ın muhteşem yazısını okumak için lütfen resime tıklayınız...
|
 |
|

Anadilimiz, klasik dilimiz: Osmanlı Türkçesi
Dünyayı ele geçirip insanı soyup sömürmeye ahdetmiş Çağdaş küresel İngiliz-Yahudi Medeniyeti ve onun omurgasını teşkil eden Mâlî Sermâyecilik, kendine rakîp gördüğü İslâm'ı safdışı kılabilmek için Osmanlı Türklüğünün belini kırması gerekmiştir.
Osmanlıca, daha doğrusu Osmanlı Türkçesi, Türk dilinin tarihinde bir merhâle yahut devirdir. Zevk-i selîmi, ifâde gücü ile kullanılma yaygınlığı itibâriye dil, tarihimizin şâhikasıdır. Dünyayı ele geçirip insanı soyup sömürmeye ahdetmiş Çağdaş küresel İngiliz-Yahudi Medeniyeti ve onun omurgası Mâlî Sermâyecilik, kendine rakîp gördüğü İslâm'ı safdışı kılabilmek maksadıyla evvelemirde bunun yaklaşık bin yıldır çekiciliğini üstlenmiş Osmanlı Türklüğünün belini kırması gerekmiştir.
Osmanlı medeniyetinin iki pâyândâsından biri Müslümanlık'sa, öbürü de Osmanlı Türkcesi'dir. Ameliyat, evvelAllah, başarıyla tamamlanmıştır! Türklük İslâmsızlaştırılırken, Osmanlı Türkçesi de kötürümleştirilmiştir. Âbidevî eser Türkce-İngilizce sözlüğün müellifi Sir James W. Redhouse'a göre 1890'larda yüz bin söz ihtivâ eden Türkce, 2000'lerin başlarında, elhamdulillâh, neredeyse, iki, bilemediniz, üç düzinelik bir söz dağarına sâhib abuk subuk dil derekesine düşürülmüştür.
Kelime haznemiz güyâ Türkceleştirildi. 'İctimâiyyât', 'hendese' Türkce değil de 'sosyoloji', 'geometri' mi Türkcedir? Niye 'anayol', 'kır yemeği', 'kaptıkaçtı', 'varagel', 'kollukcu' 'aşlık' yahut 'aşevi' bırakıldı da yerlerine 'otoban', 'piknik', 'steyşınvagon', 'teleferik', 'restoran' konuldu? Bu, ne menem bir Türkceciliktir? Cumhuriyetin önde gelen çağdaşcı, laikci zevâtı, Osmanlıca'nın, yânî Osmanlı Türkcesi'nin, geniş halk kitlelerince anlaşılmadığı suçlamasında bulunagelmiştir. Bu mantık uyarınca, anlayamadığımız, öz dilimiz olamaz! O, şu durumda bir ecnebî dildir! Burada bahse konu Osmanlıca olduğuna göre, o, bizden olamaz! Türkce olmayan bütün öteki diller gibi, Osmanlıca'nın da, ecnebî olması lazım gelir!
Doğru, avam, kitabî Osmanlı Türkcesi'ni ya anlamakta zorluk çekerdi ya da anlayamazdı. Ama bu, Osmanlı Türkcesi'nin, ecnebî dil olmasından ileri gelmezdi. Bir toplumun yahut milletin bütün fertleri üstün edebî dile bihakkın vâkıf değildir, olamaz... Bütün ileri seviyedeki medeniyet ortamlarında üstün edebî ile avamî ifâde tarzları faklıdırlar. Nitekim Romalı kumandan, devlet adamı ve düşünür Iulius Caesar'ın (Jül Sezar), askerlerine hitâb ettiği ile Roma meclisinde milletvekillerine seslendiği diller -telâffuz, kelime haznesi, dilbilgisi kuralları açılarından- birbirlerinden bayağı farklıdır. Benzer durumla Arapca'da, Almanca'da, İtalyanca'da vs. karşılaşıyoruz. Sonuçta kültürümüzün nadide üstün dili Osmanlı Türkcesi de, öğrenim görmüş kişinin malıydı. Bu, bir zaaf olmayıp eşyânın tabiatındandır.
Medeniyet taşıyıcısı bir milletin düşünen genç nesilleri, elbette, klasik kültür dillerini aile ile okuldan başlayarak öğrenirler. Özel derslere katılmak suretiyle değil. Bu durum, her medeniyet dili için böyleyken Osmanlıca'ya niye çok görülmektedir? Osmanlı Türkcesi, ilkokul üçüncü sınıftan itibaren okutulmalı, gelecek nesillerimiz onun sunduğu manevî ve fikrî servette neşvünemâ bulmalıdır.
PROF. DR. TEOMAN DURALI
NURETTİN TOPÇU | | 
Büyük Türk Mütefekkiri Nurettin Topçu TRkültür'de...
|

Zeytun ve Ermeniler / Latif DİNÇASLAN
 | | 
Ve Pertev Naili BORATAV'dan bir destan...
|

Celâl Fedai'den yeni bir eser: "Suyu Seveni Derin Batırın Irmağa"
"Şiir Benim için, dünyada bulunuyor oluşumun anlamını fark ettirdiği sürece bir değer taşıyor. Bu demek oluyor ki ben türlü kılığa bürünüp salgın hastalıklar gibi ortalıkta kol gezen şiirlere değil de içinde yâr sesini barındıran şiire meftunum.
Bu kitapta, yazageldiğim şiirin meftun olduğum şiirle olan bağını, öncelikle kendim için kavramaya çalışmamın gayretini ortaya koymuş oluyorum. Ortaya koyduğum şeyde, şiiri nasıl algıladığım kadar algıladığım şiirin başka şairlerin yazdıklarındaki hâllerine sevgiyle, emekle eğilmemi de bulabilirsiniz. Umuyorum ki okurun buldukları ile benim bıraktıklarım aynı şiire meftun olmakla buluşmuş olsun.
İçinde yâr sesini barındıran şiirin benim savunmama ihtiyacı varmış gibi geldiği için yazdım bunları. Onu savunarak hatırlatmak istedim. Bunun kimseye faydası dokunmadıysa bile, bana sonsuz faydası dokundu."
İrtibat: Şûle® Yayınları Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:3 Eminönü / İSTANBUL 0 212 528 23 57 - 0 212 528 11 46 METİN ELOĞLU
A. Ali Ural
23 Nisan Çocuk Bayramı
 | | 
Fotoğraftaki Selami...
Ailesi doğudan gelip İstanbul Yavuz Selim'e yerleşmiş. Bir öğle vakti ve okul sonrası Eminönü'nde ayakkabı boyuyordu. Durduğu yer ironikti... Fotoğraf 2003 yılında İstanbul'da Latif Dinçaslan tarafından çekildi.
23 Nisan kutlu olsun...
|
|
|
|
İnsanı İnsana Malzeme Kılamazsınız! 
 | | 
SORUN ÇAĞININ ANATOMİSİ kitabından...
|
"Çağımızın en önemli gelişmesi, atom fiziğinin yanında, biyoloji alanında olmuştur. Ve biyolojideki gelişmelerin en ön sırasında yer alanı ise, moloküler biyolojide kaydedilmiş olan ilerlemelerdir. Moleküler biyoloji ise, moloküler genetik ve moleküler evrim olmak üzere sınıflanabilir. Moleküler genetiğin açtığı yeni ufuklar, bilim açısından büyük merakları gidermeye yönelirken, ahlâk yönünden çok büyük sorunları da beraberinde getirmiştir.
Felsefenin kalbi, metafiziktir ve bu kalbin de en önemli noktası "öz" sorunudur. Başka bir anlatımla, bütün değişmelere rağmen, bana "ben" dedirten güç nedir? 10 yaşındayken de, "ben" diyordum, 6 yaşındayken de… Şimdi de diyorum. Yaşarsam 10 yıl sonra da bana, "ben" diyeceğim. Oysa, 6 yaşındaki halim ile şu andaki halim hiç biribirine benzemiyor. 6 yaşındaki resmimi getirip gösterseniz ve daha önce bana kimse "bu sensin" demese, tanıyamam. Bu kimdir diye de sorarım üstelik… Ama o zaman da bir "benlik" duygum vardı, şimdi de var. Yaşadığım süre boyunca da olacak. Buna biz, felsefede "kendi" diyoruz. (İngilizcede "self" dedikleri şey)
Moleküler biyolojideki gelişmeler, "kendi" olgusuna "tehdit" oluşturmaktadır. "Kendi" problemini "kendimize" de uygulayabiliriz, öteki varolanlara da… Diyebiliriz ki, "bu masanın da bir kendisi var, şu koltuğun ya da herhangibir canlının". Ne var ki, onlar "kendi" olduklarını bilmiyorlar. Onlara "kendilik"lerini biz atfediyoruz. Neden? Çünkü, biz kendimizi biliyoruz. "Ben" diyebiliyoruz. "Nasılsınız" diye sorulduğunda, "ben iyiyim" diyorsunuz ya da "ben şu kişiyim"…
Birisi gelip kafanıza vurursa ya da bitkisel hayata girecek olursanız… İnsanda da bu "ben" duyuşu kaybolabilir. Benim "kalıbım" benim için bir "ön şart" ama, "ben"imin tamamı değil. Böyle yaratılmış olmam, henüz "ben"imi ortaya koymuyor. Bir "önşart"tır bu… Böyle olmasam, "ben" duyuşum ortaya çıkmayacaktı. Ama, "ben" duyuşum yoksa, şu halime, "ben" diyemiyecektim. "Ben"im olmadığı takdirde, size de "siz" diyemem. Bu masaya "masa" diyemem…"
Baş davası ahlak olan bir Müslüman sosyalist NURETTİN TOPÇU
 | | 
Mehmet Sabri GENÇ'in "ŞEY ve TAN" başlıklı yazısı için tıklayın...
|
Bir Âlîm Göçtü...
 | | 
Prof.Dr. Ahmet Yüksel Özemre Hakk'ın Rahmetine nail oldu...Allah Mekânını Cennet Eylesin...
|

 | | 
Muhterem Hocaların Hocası Sayın Ahmet Yüksel Özemre Beğefendi'nin Türk topraklarına attığı imzası...
|
Özemre Hoca kendi cenazesini nasıl seyretti? | | 
Beşir Ayvazoğlu'nun kaleme aldığı yazı için tıklayın
|

Nuri Bilge Ceylan
'Bir şeyler dünyada birileri tarafından yönlendiriliyor!'
Gürsel Göncü'nün Şair İsmet Özel ile Söyleşisi
”Almanya'da, Avrupa'da kısmen de Amerika'da yaşayan insanlar niye geri dönmüyorlar? Almanya savaş sonrası ekonomi planlarını yaparken işçi açığını yabancılarla doldurdu. Almanya'da çalışan insanlar çok ulusluydu. İtalyanlar, Yugoslavlar, Yunanlar, İspanyollar... İlk memleketlerine dönenler İtalyanlar oldu. Çünkü İtalyan Komünist Partisi Almanya'da çalışan bütün İtalyanlar'ın haklarını milim milim koruyordu. Arkasından İspanyollar döndü. Çünkü onların biraz İspanyol gururu da vardı. Kala kala Türkler kaldı. Çünkü Türkler'in gidecekleri yer yoktu. Buraya geldiklerinde Almancı diye yolmaya çalışıyorlar. Buradan gittikleri sırada Türkiye'nin ne olduğunu da bilmeden gittikleri için, geldiklerinde "Aaa burada da muz varmış" diyen insanlar var. "Biz kimiz, neyiz?" meselesi var. Eğer adam Almanya'da Türkiye'dekinden daha adam sayılıyorsa, o bütün yabancı düşmanlığına rağmen, o adam niye terk etsin orayı? Onun için bizim burada millet olma meselesini ciddiye almamız lazım.”
İsmet Özel'le Yapılmış Söyleşiden Bir Alıntı
Oktay Taftalı TRkültür'de!
 | | 
Oktay Taftalı ile Söyleşiyi okumak için tıklayın...
|
Türk Halkı Kitabı İhtiyaç Olarak Görmüyor!Türkiye'de ihtiyaç maddeleri sıralamasında kitabın 235. sırada yer aldığı bildirildi...
|